Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn: 58) âyetiyle aldı.
“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.
Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.
“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.
Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.
“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.
“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.
Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Qâf: 18) dedi.
“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.
Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.
“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.
Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.
“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.
“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.
Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.
Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.
Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.
“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.
Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.
Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”
İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.
Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadîs-i şeriflerinde, "Şayet Allah'tan korkan gençleriniz, ciğeri yaş hayvanlarınız, beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi yağacaktı" (Keşfü'l-Hafâ, 2: 163) buyuruyor.
Bu hadiste hem şiddetli bir îkaz, hem de sevindirici bir müjde vardır. Buna göre, hadiste anılan üç şey, belâların def'ine sebeptir. Allah'tan korkup günah işlemekten kaçınan gençler, her halleriyle Allah'ın irâdesine boyun eğmiş masum ve mütevekkil hayvanlar ve âdetâ bir çocuk gibi âcizleşmiş beli bükük ihtiyarlar, Allah'ın şefkat ve merhametini celbetmektedirler. Böylece, başka insanların küfür ve isyanlarından, hatâ ve günahlarından dolayı sel gibi belâ ve musibet gelecekken, rahmet ve inâyet tecelli etmektedir.
Başka rivâyetlerden anladığımıza göre, sadaka vermek ve İslâma hizmet etmek de belâ ve musibetlerin gelmesini engellemektedir. İşte gençlerin Allah'tan korkup günahlardan çekinmesi, sevaplara yönelmesi, nefis ve duygularını gemleyip ibâdet etmesi, sadaka vermek gibi güzel ve etkili bir davranıştır.
Burada denilebilir ki: Zaten bir gencin günahtan kaçınması ve ibâdetlere yönelmesi gerekir. Bunların sadaka gibi etkili olmasının hikmeti nedir?
Bir kimsenin haramlardan kaçıp farzlara yönelmesi, belirli bir sevap kazandırır. Ama aynı fiilleri genç yaparsa, hem haramdan kaçıp farzları işleme sevabı kazanır, hem de sanki nafile bir iş yapmış gibi fazladan bir hayır elde eder. Daha doğrusu, gençlerin yaptıkları hayırlara kat kat sevap verilir. Çünkü onlar, nefis ve duygularının, hevâ ve heveslerinin kötülüğe teşvik etmesine rağmen Allah korkusundan dolayı günahtan kaçınmakta ve ibâdete yönelmektedir.
Bir gencin kötülükten kaçınmasının başka güzel neticeleri de vardır. Nitekim Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Allah kötülüğe iltifat etmeyen genci, emsallerine üstün tutar" (Feyzu-l Kadir, c.2, s. 263, no: 1799) buyurarak, gençlerimize mühim bir müjde vermiştir.
Bugün gençlerimiz, emsalleriyle yarış hâlindedirler. Kolejlerden tutun üniversite imtihanlarına kadar, hattâ aynı sınıfta veya okulda öğrenim gören arkadaşları arasında bile sürekli bir yarış hâlindedirler. Hayatın her safhasında bir okula veya işe girmek için imtihan olunmakta, tüm gençler başarılı olmak, emsallerini geçmek için çırpınmaktadır. Genç bir öğrenci okul birincisi olmak istemekte, genç bir iş adamı daha fazla kazanmayı arzulamakta, genç bir sporcu müsabakaya katılanları geride bırakmaya çalışmaktadır.
İşte hayatta karşılaştığımız tüm yarışlarda, emsallerimizden üstün olmayı istediğimiz her yerde, bizim imdâdımıza yetişecek olan Allah'ın inâyetidir. O inâyetin üzerimizde gerçekleşmesi ise, "kötülüğe iltifat etmemeye" bağlıdır. Hangi genç kötülüğe bulaşmıyor, günahlardan kaçıyor, ibâdetlerine sarılıyorsa, o genç emsallerini geride bırakır.
Yoksa Müslüman bir genç, sadece "Bende îman kuvveti var" demekle başarılı olamaz. Elbette sözde değil, özde ve güçlü bir îman, başarının ilk ve önemli bir şartıdır. Ancak bununla birlikte kötülükten kaçınmak, iyi işleri yapmak ve yarıştığımız alanda çok çalışmak gerekmektedir ki, başarılı olunsun.
Hele birde bereketli bir zaman dilimi olan Ramazan’ın rastladığı eylül ayları bambaşka güzel oluyor şimdi. Sonbahara lütfedilen envai çeşit renkler sanki tüm heyecanları ile eşlik ediyorlar Ramazan Ayının çoşkunluğuna.
Ramazan!! Nede bereketli ve mübarek bir zaman dilimi.. Ramazan!! Sonbaharla beraber daha da bir sevindiriyor haneleri..
Dudakların kuruyup birbirlerine yapışmaya meylettiği akşam vakitlerinde dudakla bardak arasındaki gerilim kadar mübarek şimdi günler. Kur’an-ı Kerim hatimleri ile doluyor Allah denilen haneler. Sofralardaki berekete tecavüz edemiyor aç nefisler, muhakkak sabırla bekleniyor emirler.
Sabah seherinden çok daha önce niyetlenilen bir oruç günün içindeki telaşlara ve saatler ilerledikçe artan yorgunluklara direnmeye çalışıyor. Akşam saati sofralar türlü çeşit besinler ile donanmışken, önümüzdeki tabağa sıcacık, dumanları üzerinde bir çorba servis edilirken, kıpırdayamıyor eller.. Kıpırdayamıyor nefisler.. Şeytanlar bağlı sahiden tek bir emire kilitli bedenler.. Açlık, yorgunluk, belki hafif bir baş ağrısı ama hayır!! Emir gelmeden kavuşmak yok!
Trafiğin yavaşladığı, zamanın ağırdan akmaya başladığı, nefislerin yaşadığı gerilim ile halisane duaların yapıldığı, gölgelerin ve bedenlerin yavaşça sükuta teslim olduğu, sonbaharda düşüşleriyle müsemma ağaç yapraklarının dahi kıpırdamaktan haya ettiği bir an!! Sanki fısıltıyla söylenecek kadar önemli bir emri bekleyen nefisler..
Ve herkesin ve kainatın teyakkuzda beklediği tek bir ses!!.. Derin Bir Sessizlik!!! Huzurlu Bir Sükut!!
Eşhedü en lâ ilâhe illallah / Eşhedü en lâ ilâhe illallah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah / Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah
Hayya alessalâh / Hayya alessalâh
Hayya alelfelâh /Hayya alelfelâh
Allahu Ekber, Allahu Ekber Lâ ilâhe illallah!!!
Allah büyüktür! Allah her şeye gücü yetendir! Allah ne büyüktür! Allah ne yücedir!
Şu aç kalan ve belki güçten düşen, Rabbimin lütfettiğin tüm uzuvlarımla şehadet ederim Allah en büyüktür ondan başka ilah yoktur! Allah’tan başka ilah yoktur!
Önümde duran lezzetli nimetlere direnebilen nefsim adına şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir. O gül Nebi a.s.m Allah’ın elçisidir şehadet ederim!!
Haydi namaza ve haydi Rabb’den gelen izin ile doymaya, nefes almaya!! Haydin namaza!! Haydi duaya, şu mübarek vakitte birkaç saniye daha sabır ile dua ederek oruç açmaya kurtulmaya!! Haydin kurtuluşa!!!
Allah büyüktür!!! Allah ne büyüktür!!
Allah’tan başka ilâh yoktur, tektir, birdir!!
Ve kavuşma anı… Saatler süren bir açlığın ardından, görevini yerine getirmiş olmanın verdiği huzur ile ilk lokmayı yudumlayabilmek. Kavuşurken nimetlere, dünyanın başka yerlerindeki kardeşlerimizin uzun seneler hep açlık hissi ile yaşamak zorunda kaldıklarının farkına varabilmek ve gönülden bir dua ile onları da anımsayabilmek..
İftar etmeye nimetlerle vuslat etmeye yakın bolca dua etmeli..
Edilen dualar, yudumlanan hurmalar yada sular, belki sadece tuzla iftar edenler.. Ramazan’ın bereketi seslere de karışıyor sanki. Çorbaların kaselere olan ikramları devam ederken belki nicedir görüşmeyen akrabalar görüyorlar birbirlerini.. Her bir ilahi emir ardından bir neşeyi getiriyor sanki. Namaz sıhhati, huzuru… Zekat, mutluluğu, paylaşımı bereketi.. ve Allahu Ekber emri tokluğu, neşeyi, huzuru ve bereketi..
Nice Allahu Ekber nidalı, bolluk ve bereketli ramazanlar efenim…
Yeni papanın İslam’ı akla karşı gibi gösteren ve cihat anlayışımızı çarpıtan sözlerini okuduğumuzda hayretler içine kaldık. Bu mantık çarpıklığını görünce Hıristiyan âlemindeki hidayete muhtaç gençlerin perişan halini düşünmemek mümkün değil. Teknoloji çağının bu yeni nesli, Hıristiyan dininin üç ilah safsatasını ve papazların günah affetme gibi İlahi bir tasarruf yüklenmelerindeki saçmalığı akıldan uzak gördüklerinden dinden uzaklaşmışlar, sefahatin, günahların bataklığına düşmüşlerdi. Bu bataklık onları uyuşturucu müptelası olmaya kadar götürmüştü. Bu gençlerin kurtuluşu veya hiç olmazsa yeni gençlerin aynı bataklığa düşmemelerinin tek çaresi; Hıristiyanlığı hurafelerden temizlemek, onu tevhid inancına döndürmekti. Bunun yolu da tevhid dini olan İslam’dan geçiyordu. Papa, İslam’a yaptığı büyük iftira ile eşsiz bir manevi sorumluluk yüklendiği gibi, bu gençlerin de hidayet yoluna girmelerine engel olmakla cinayetini çok büyük boyutlara taşımış oluyordu.
Papa, Avrupa’nın medeniyet ve teknolojiyle tanışmasında Endülüs Emevi Devletinin büyük tesirini bilmiyor olamazdı. Yine, papa Avrupa’yı asırlarca fen ve ilimden mahrum bırakan meslektaşlarının reform hareketiyle saf dışı edildiklerinin ve Avrupa’nın ancak bundan sonra ilerlemeye başladığının da cahili değildi. Avrupalı, akılla ters düşürülen dinlerinden uzaklaştıkça gerçek medeniyete yaklaşırken; dünya yüzünde, kaynağını Kur’andan alan Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin hüküm sürdüğünü bilmeyecek kadar tarih bilgisinden yoksun da değildi.
Ve yine papa, Avrupa’nın Müslümanlar arasına soktuğu ayrılıklardan ve yaydıkları ahlaksızlıktan sonra İslam âleminde, İslam’ın ruhundan bir uzaklaşma olduğunun ve sonunda bu ülkelerin geri kalmışlığa düştüklerinin de farkındaydı. İslam’dan uzaklaştırdıkları nesillerin geri kalmışlığını İslam’a yükleyecek kadar akıl dışı bir yola girmemesi beklenirdi.
Papa, Avrupa’daki gençlerin büyük çoğunluğunun ateist oluğunu çok iyi biliyor. Sefahatin alabildiğine ilerlediğini, evlilik dışı münasebetlerin olasıya arttığını, evlenenlerin de yarıya yakın kısmının bir süre sonra boşanma yolunu tuttuklarını ve bütün bu felaketlerin sadece akla yönelip kalpleri gıdasız bırakmanın acı neticesi olduğunu da çok iyi biliyor. Bunları bilen bir kişi eğer bir din adamıysa, bu insanlara acıyacak, kimin eliyle olursa olsun, bu perişan insanların manevi çöküşten kurtulmalarını kalben arzu edecektir. İnsanların, ekonomik problemlerinin çözümü için, din farkı gözetmeksizin birbirleriyle münasebet kurdukları bu asırda, maddenin çok ötesinde bir öneme haiz olan manevi problemlerin çözümü, ruh ve kalplerdeki gıdasızlığın giderilmesi için de gayret gösterilmelidir. Böyle bir ortamda bu tip bir beyan bir din adamına değil, muhalefet olsunda nasıl olursa olsun zihniyetini taşıyan iftiracı bir siyasiye yakışabilir.
Papanın gerçek dışı beyanları münasebetiyle birkaç hatırlatma yapmak isteriz:
— İslam dini Mekke’de, müşriklerin hâkim olduğu bir beldede zuhur etmiş ve putperest nice insan akıl almaz baskı ve işkencelere rağmen İslam dinini seçmiştir. Bu dönemde kılıç müşriklerin elindedir ve İslam kılıçla değil, kılıca rağmen kalplerde hâkimiyetini kurmuştur.
—Artan baskılar sonunda, bu beldeden Medine’ye göç başlamıştır. Dinlerini burada yaşamaya ve yaymaya başlayan Müslümanları Mekke müşrikleri yine rahat bırakmamışlar, Medine’ye kadar gelerek onlarla harp etmek istemişlerdir. Müslümanlar burada da bir müdafa savaşı yaparak hendek kazdırıp, çatışmayı asgari seviyede tutmak istemişlerdir.
— İslam’ın yayılmasına engel olmak isteyenlere karşı verilen bu ve benzeri müdafaa harplerinin yanında, Müslümanlara zulmedilen beldelere de seferler yapılmış ve sonunda bu ülkeler fethedilerek oradaki Müslümanlara din hürriyeti getirilmiş, fethedilen beldenin sakinleri ise İslam’a girmeye zorlanmamışlar, cizye vermek suretiyle kendi dinlerini diledikleri gibi yaşamışlar ve beşerî bütün haklardan Müslümanlar gibi faydalanmışlardır. Bu vergi ile can ve malları koruma altına alınmıştır.
— Cihatta temel gaye, İ’layı kelimetullahtır. Yani Alla’ ın adını duyurma ve dini tebliğ etmektir. İslam, toprak kazanmak ve dünyevi menfaat elde etmek için yapılan harpleri cihat saymamıştır.
— Tarihte, rakiplerinin dini inançlarına karşı harp ilan etmenin en meşhur örneği “haçlı seferleridir”. Bu kara leke tarihin yapaklarını kirletmeye devam ederken İslam’ı harp dini olarak göstermeğe çalışmak büyük bir pişkinliktir.
Son söz:
Yeni papa ile, Vatikan dinî hüviyetini tamamen kaybetmiş ve bütünüyle siyasi bir merkez halini almıştır.
Papanın bu beyanında, İslam’ın Avrupa’da ve Amerika’da süratle yayılmasından duyulan öfkenin payı büyüktür. Bu hürriyet ve demokrasi ortamında, özellikle araştırmacıların İslam’ı kabul etmeleri, İslam’ın kalpleri tatmin etmesi yanında akılları da en mükemmel şekilde ikna ettiğinin bir delilidir.
Papaya haklı tepkimizi göstermemizin, İslam’ın nurunu muhtaç gönüllere ulaştırma gayretlerimizi sekteye uğratmaması gerekir. Dolayısıyla bu ve benzeri iftiralara karşı en güzel tepkimiz doğrudan habersiz muhtaç gönüllere iman hakikatlerini ulaştırmak olmalıdır. Papanın siyasi ve kasıtlı sözlerine karşı çıkmak başka, nura muhtaç gönüllere şefkatle ve gayretle ulaşmak daha başkadır. Bunu yapmadığımız takdirde papanın oyununa gelmiş oluruz. (www.sorularlaislamiyet.com)
Agustos ayinin Altinoluk Dergisi'nde cikan bu güzel yaziyi hepberaber okuyalim mi...
İmam Müslim, Ebu Zerr (r)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Allah’ın elçisi (Hz. Fahr-i Cihan (a.s.v) bana şöyle tavsiyede bulundu: Asla ve asla, iyilikten hiç bir şeyi küçük görme. (Diğer bir ifadeyle, iyi ve güzel bir şey bazı insanlara ne kadar küçük ve basit görünürse görünsün, sen asla onu terketme, yap. Her ne iyilik olursa olsun, “bu basittir, bu küçüktür” deme, onu yap)
Bir Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamak dahi olsa.
Bir müslüman kardeşini güler yüzle (tebessümle) karşılamak dahi olsa, iyilikten hiç bir şeyi (hiçbir güzel şeyi) asla ve asla küçük görme, (onu yap)”. (Müslim, Birr 144)
“İyilikten hiçbir şeyi küçük görme” ibaresi üzerinde biraz duracak olursak: Arapçada olumsuz bir edattan sonra nekra (yani belirsiz) bir kelime gelirse, umumiyet ifade eder. Aslında Arapça’da “•” kelimesi başlı başına umumi bir kelimedir. Bu durum te’kit üzerine te’kit anlamına gelir. Ayrıca Efendimiz (a.s.v)
“•” küçük görme ibaresini nun-u müşeddede ile kuvvetlendirip te’kit etmiş. Bütün bunlar meselenin ne kadar önemli, hassas ve derin olduğunu gösterir. Bu nedenle biz bu hadis-i şerifi “Asla ve asla hiçbir iyiliği basit ve küçük görme” diye tercüme ettik. Efendimiz (a.s.v), bu ibarelerle, bizlere sanki şöyle der gibidir: “İyi ve güzel hiçbir şeyi değersiz görme. Cahil insanlar onu ne kadar basit ve değersiz görürse görsün, sen asla onu basit görme. Aslında o şey, çok güzel, çok değerli ve çok önemlidir. O nedenle onu yap ve uygula... Zira koca koca dağlar, küçük küçük zerrelerin bir araya gelmesinden oluşur. Damlaya damla göl olur... Belki o küçük iyilik sebebiyle, ahirette, sevapların günahlarından daha ağır gelip cennete gideceksin... Belki de o kaçırdığın küçük fırsatlardan dolayı kıyamet günü mizan terazinde fazlaca sevap bulamayacaksın ve günahlarınla birlikte cehenneme gideceksin... Ve bundan dolayı da çok pişman olacaksın. Şunu unutma ki, “Zerre ağırlığında bir hayır işleyen, onun karşılığını görecektir” mealindeki ayet-i kerime, kıyamet günü, zerre kadar iyiliğin ve zerre kadar kötülüğün hesap edileceğini bildirmektedir.” (Zilzal: 7-8)
Efendimiz (a.s.v), hadis-i şerifimizin ikinci kısmında çok çarpıcı bir misal vererek bizleri güler yüzlü olmaya, tebessüm etmeye davet etmektedir. Bir Müslüman, diğer bir Müslüman kardeşini güler yüzle, tebessümle karşılaması, ince bir hayat anlayışının ifadesidir. Hz. Fahr-i Cihan (s.a.v) bu hadis-i şerifte âdeta bizleri hayata, eşyaya çevreye sempati ile yaklaşmaya, güler bir yüz, tatlı bir dil ile Müslümanları kucaklamaya teşvik etmektedir.
İslam’ın hayat anlayışını mükemmel bir üslupla özetlemektedir. İyiliklerle dolu, sempatik, güler yüzlü bir hayat... İyiliklerin peşinden koşan, çevreye tebessümle yaklaşan gülümseyen bir Müslüman...
Ashab, Hz. Fahr-i Cihanı tanıtırken, “Rasulullah (s.a.v) bizi devamlı tebessümle karşılardı. O gülümsediği zaman dolunay gibi parlayan bir ay parçası olurdu...” diyor.
Gül Muhammed’den hayat-ı güllerle dolduran bir çağrı günümüz dünyasının insanlığına sesleniyor:
Nebevî hayat ölçüleri tebessümlerle dolu rahmet pınarlarıdır. Eğer Muhammed (a.s.v)’ın sünnetine tabi olursan, çiçeklerle, ağaçlarla eşyayla karşılıklı gülümseyeceğin bir hayatı kazanacaksın. O zaman, kuşların sana ilahî bir ezgi söylediğini, ağaçların meyvelerini senin önüne sarkıttığını, güllerin sana en güzel kokuları sunmak için birbiriyle yarıştığını göreceksin. Ardından, bu hayatta gülümsediğin gibi, ölüm ötesi hayatta tebessümün zirvesini göreceksin... Zira, kainatın yaratıcısı Kıyamet Suresinin 22 ve 23. ayetinde hisseden gönüllere sesleniyor.
“O gün, öyle yüzler vardır ki, (Âlemlerin) Rabbine bakarken, parım parım parlar. (O gün, Alemlerin Rabbine bakan, (sevinçten ve mutluluktan) parım parım parlayan yüzler vardır...”
Hayata gülümsemeyi bize öğreten, tebessümün sadaka olduğunu bildiren, iki hayatta da bizleri güldürecek ölçülerle yüreğimizi ferahlatan, gülücükler peygamberi gül Muhammed’e (a.s.v), yeryüzündeki güllerin yaprakları sayısınca salat-ü selam ederiz...
Mirac Kandili insanlığın huzur ve mutluluğuna vesile olsun insallah...
Hz. Peygamber Efendimizin, gökyüzüne Allah'ın (c.c.) huzuruna kabul edildiği gece...
İslâm dininin kıymet verdiği mübarek gecelerden birisi de Mirac gecesidir. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’ın beden ve ruh ile beraber, uyanık iken göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Allah-u Tealâ’nın emri ile Cennet ve Cehennem’in kendisine gösterildiği gecedir. Mirac, lügatta “merdiven” demektir. Yüksek bir yere çıkılan alet, vasıta veya yükseğe çıkmak mânâlarına gelir. Mirac hadisesi, Resûlullah’ın (sav), Peygamber oluşunun dokuzuncu yılına rastlayan Receb ayının 27. gecesinde vuku bulmuştur. Mirac gecesinde Resûlullah’ın Mekke’den Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü Kur’an-ı Kerim’de açıkça bildirilmektedir. Allah-u Tealâ, İsra Sûresi’nin başında meâlen; “Kulumu (Muhammed’i) gece Mescid-i Haram’dan (Mekke’den) Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) âyetlerimizi göstermek için götürdüm” buyuruyor. Peygamberimiz de, “Beden ile gittim” buyurmuştur.
Bir genç hafizligini tamamlarken her gün sabaha kadar Kur'an'i hatmeder. Bundan dolayi da sabah derslerine yorgun ve bitkin olarak çikar. Durumu ögrenen hocasi Kur'an'i bu sekilde okumasini arzu etmedigi için bir gün onu karsisina alir ve: "Evladim! Biliyorsun Kur'an, indigi gibi okunmalidir. Bu gece sen Kur'an'i, karsinda ben varmisim gibi oku." tavsiyesinde bulunur. Genç gider ve Kur'an'i hocasina okuyormus gibi okur. Sabah huzura geldiginde: "Efendim, bu gece Kur'an'i ancak yarisina kadar okuyabildim." der. Bunun üzerine hocasi: "Pekâla bu gece de Efendimiz'e okuyor gibi oku!" emrini verir. Talebe saskinlik ve heyecan içinde Nebîler Serveri'nin huzurunda olduðu düsüncesiyle o gece daha dikkatli okur. Ertesi gün de üstadina Kur'an'in ancak dörtte birini okuyabildigini söyler. Üstadi talebesindeki manevi yükselisi görünce: "Bugün de o emin melek Cebrail'in Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) teblig ettigi anda dinliyor gibi oku!" der. Talebesi ertesi gün "Vallahi üstadim, bugün ancak bir sure okuyabildim." der.
Üstadi son adimi atar: "Evladim! Simdi de onu binlerce hicabin verasinda bulunan Yüce Rabbimiz'in huzurunda okuyor gibi oku! Düsün ki O seni dinliyor ve Kur'an'i senle mukabele ediyor!" Talebe ertesi gün gözyaslari içinde üstadina gelir ve söyle der: "Üstadim! Fatiha'dan basladim ilk ayetleri okudum; ama 'iyyâke na'budu' demeye bir türlü dilim varmadi. Çünkü 'Sadece sana kulluk yaparim!' diyemedim....